UZAK

Sisli gecenin berbat karanlığına ''günaydın'' der kaldırırsın başını yastığından.. Dilinde tek bir sözcük 'sigara' zihninde derin bir sancı 'çakmak nerde'.. Onca göz gezdirmene rağmen bulamadığın çakmağın üretici firmasından nakliyat şirketi yönetim kuruluna kadar ana bacı söverek paketten bir dal çıkarır, kalkarsın yatağından mutfağa doğru.. Kafanı öne eğip yakarsın sigaranı ocaktan.. Bir duman çekip geçersin mimarisini siktiğim salona..


Oturursun bir köşeye elinde küllükle.. Hiç düşünmeden oturursun ama moruk.. Huzuru sadece düşünmeden bulabilirsin.. Zaman geçtikçe o fazla gelen huzurla yetinemezsin.. Çünkü devreye giren takıntıların, kuralların ve beyninde bulunup aşamadığın sorunlar o huzuru alır senden.. Eğilip yerlerde arasın belki birazcık kalmıştır diye.. Yada ceplerini yoklarsın falan.. Ama yoktur kalmamıştır işte.. O huzuru geçmişin almıştır.. Sana derman olacakların senden kaçması belirir zihninin bir köşesinde.. 1 gram huzurun varsa onuda söküp atar yüreğinden..



Tanrım ben neden böyleyim diyecek kadar düşük levelde değilsindir.. Düşündüklerine sağ tıklayıp yönetici olarak çalıştırırsın.. Kafanda dönen slaytlar sana istediğinin bu olmadığını gösterdiğinde üzerine çöken pişmanlığı gizlemek için bi ton yeni sekmeler açarsın ama kurtulamazsın yapamazsın.. Oysa başta her şey istediğin gibidir.. Önceden konuşup anlaştığın insanların değişmesine neden bulamazsın.. ''Ben demiştim amına koyim''lerine sığınırsın.. İçten içe kendini kandırıp bununla huzur bulmak ister yalanlarla hayatını sürdürmeye çalışırsın. Sigaradan bir duman daha çeker ''Bir daha kaybetmeyeceğiz ulan'' dersin kaybedeceğini bile bile.. Ağlamak istersin ama sen küçüklüğünden beri hiç ağlayamamışsındır.. Ezik bir psikolojiyle büyüyüp kendini bir aptal gibi görmüş yapılan tüm hataların senden kaynaklandığını düşünmüş kendi düşen ağlamaz kuralını tam olarak yerine getirmiş birisindir.. Kuralcı kişiliğinden kurtulmak istemişsindir çoğu zaman hata yapa yapa.. Abartmışsındır bazen bu anarşist yapını.. Ama yaşantılarından anlamışsındır, -bu hayatı çekilmez kılanların kurallara bağnazlığı olan insanlar olduğunu..- Bir zaman gelir kafanda kurduğun kurallar silsilesine uyuverirsin.. Lakin bu kuralları siktiğim anayasa kanunları gibi bir düzenle tasarlayamazsın.. Çünkü bu kurallar evrensel değil bireyseldir.. Cümlelerle açıklanamaz. Herhangi bir alfabeyle bunu tanımlayamazsın.. Tanrım kimse beni anlamıyor diyecek kadar da düşmemişsindir.. Çünkü bazen onun bile seni anladığından şüphe edersin..

Sonra sigaran biter.. Üşüdüğünü farkeder, ellerini cebine atar, geriye yaslanırsın.. Ve yüzünde bir tebessüm belirir..


O kadar aradığın çakmak aslında cebindedir..


                               

ÇÖPÇÜ

-Bilader meraba

+Merhaba.. Buyrun?

-Bize 2 kahve versene..

+Sıraya girmeniz gerekiy...

-Ya ne sırası bizim paramız yok ki biz çöpçüyüz görmüyon mu kıyafetimizi..

+Ha pardon abi hemen hallediyorum.. Gamzeee 2 sade filtre atsana ben alacam onları..

-Kusura bakmayın bizde insanız arada canımız çekebiliyor ama napalım kahveye 10 lira verecek paramız yok....

+Tabi abim ya ne demek.. Hem çöpçü falanda demeyelim ya belediye çalışanı diyelim ehehe

-Ne belediye çalışanı lan çöpçüyüz işte biz hırsızlık yapmıyoruz kötü bir şey yapmıyoruz bunun gocunması mı olur?

+Yok abi ben biraz daha şeyden dolayı dedim bunu..

-Şeyi meyi boşver.. Sende diğerleri gibi acıdın bana..

+Ne!! Yok abi ne acıması?

-Acıdın yavrum acıdın. Bir öğretmen sana ben öğretmenim dediğinde ona 'hayır siz bir eğitimcisiniz' diyor musun? veyahut bir mühendise mimari tasarım kurucusu, bir doktora hastane çalışanı diyor musun? Peki benim işimin adı neden değişiyor? Çünkü mesleğe ne kadar güzel isim bahşedersen çalışan bu durumdan o oranda mutlu oluyor ve işini severek yapıyor. Ben işimi de, işimin adını da çok seviyorum. Çöpçülük.. Her gece çöplerinizi topluyorum. Sizde diğer güne tertemiz bir şekilde işlerinize gidiyorsunuz. Bak sabah dikkat et bu civarda tek bir çöp dahi göremezsin. Bırakmam.. Bu temizliğin mimarı benim.. Bu temizliği insanlara öğreten benim ve insanları kirliliğin bulaşıcılarından koruyan benim. Bu durumda ben hem mimar hem öğretmen hem de doktorum.. O yüzden benim gurur duyduğum mesleğimle insanların bana acıması pekte şeyimde olmuyor açıkçası.

(Bar içinden bir ses)-Mehmet kahveler hazır oraya bıraktım..


+Tamamdır aldım teşekkür ederim.. Buyur abim afiyet olsun bir daha beklerim, özletme kendini..

-Eyvallah çok teşekkür ederim.


dedim ve bara doğru girdim derken arkamdan bir ses..

-Hiştt..

+Efendim abi

-Mühendis doktor örneklerini o meslekleri kıskandığımdan verdiğimi düşünme sakın ha.. 2 kızım var benim.. Biri ankarada mühendislik okuyor diğeri diyarbakırda tıp.. Ordan şaaptım yani..

+ahaha yok abi ya

-Hadi kolay gelsin sana aslan

+eyvallah abim sana da

Marker kalemi kulağıma koydum, düşünceli bir şekilde bara girdim. Gamze seslendi..

-Bunun yasak olduğunu biliyorsun değil mi??

+Gamze önüne  dön!!

DÜŞSEL SİRKÜLASYON

İçimden yüksek sesle konuşurum. Öyle yüksek bir ses ki bu insan kulağı bu frekansları algılayamaz. Sinirden delirdiğimi iddia edenler olmuştur. Beni yaşantılarım delirtti. Çok büyük acılara maruz bırakıldım. Bu acıları çekebilecek başka bir varlıkla tanışmadım.


Adımı henüz bilmiyorum. Bilmek falan da istemiyorum. Bilgilerim zihnimde tecavüz etkisi yarattı. Ve bu tecavüzü meşru kılacak merciye kimin atandığını halen merak ediyorum. Buraya nasıl geldiğimi bilmiyorum. Hatırladığım tek şey kafama doğrulttuğum bir beretta 418 ile uçurum kenarında kendimle pazarlık yapmam. Ve şu an için bildiğim tek şey bunları düşünmenin bir öneminin olmadığı.


Bilgilerimin kaynağını bilmiyorum. Yalnız insan denilen canlının bir orospu çocuğundan ibaret olduğunu biliyorum. Birbirlerini ezerek zirveye ulaşmayı amaçlayan, kıbleleri paraya bakan, düşünebilen ama düşünmeden hareket eden hayvanlar sürüsü... Yaşamak için ölene kadar çalışan aptallar sürüsü...


Filo adında bir köpekle tanıştım. Beni kulübesine davet etti. Tek dost onu belledim. Aynı gün piç bir dinozorla tanıştım. Adı Dino'ydu. Bana kullandığı maddelerden bahsetti. O gece eroini denedim. Zevkin doruklarından ölümün soğuğuna, o 60 miligramlık iksirle ulaştım. Bana o gece neslinin yok oluşunun bu maddeden olduğunu söyledi. Yani aslında yok oluşlarının en büyük nedeni bir varoluş sancısıydı. Eroin insanı varoluş sancılarının uzantılarından uzaklaştırıyordu. Bana, dünya uyuşturucu ticaretinin yıllık miktarının 1.3 trilyon dolar olduğunu söyledi.. Bu şu demek oluyordu. Kodumun dünyasında 1.3 trilyon dolarlık varoluş sancısı!!


Bir gece filoyla kulübesinde otururken bana bir kız arkadaş edinmem gerektiğini söyledi. Psikolojik travmalarımı atlatmama yarayacağından bahsetti. Bir kızla tanıştım. Aynı gece onunla ilişkiye girdim. Boşaldıktan sonra siktir çektim. Filo bu sefer çalışmam gerektiğini söyledi. Diğer gün bir işe girdim. 2 saat çalıştıktan sonra müdürün baskılarına dayanamayıp ona kafa attım. Oradan siktir olup gittim. Filo benden ümidi kesti. İstediğimde buydu.


Soru işaretleri kafamda sıkıntılarla ele ele verip çığ misali büyüyor. Cevaplar adeta bir saklambaç oyunu gibi açılmamı, uzaklaşmamı gerektiriyor. Ama uzaklaştıkça sobelenme riskim de artıyor. Benim kafamda neden sonuç ilişkisi yok. Çünkü bir geçmişim yok. Bir insanın nasıl geçmişi olmaz demeyin. Benim yok!!


Filoyu da alıp köhne bir mahallede kumarhaneye gittim. Domuz gibi içip bütün paramla rulet oynadım. Hepsini kaybettim. Bu sefer hayatıma oynadım. Yaşamımı masaya serdim. Bana güldüler. Ama o masada hayatın ne kadar değersiz olduğunu bilen tek kişi bendim. Bizden ne istiyorsun dediler. 10 gram kokain dedim, sadece 10 gram kokaine karşılık hayatım sizindir.. O masa da 10 gram kokainden daha değerli bir şey yoktu aslında bunu bilemediler. Uğruna birbirlerini öldürdükleri, milyonlarca insanın tek katili olan o paçavralar, o kağıt parçaları, o adına para koydukları şey alayının götüne girsin. Kahretsin ki o oyunda hayatımı kazanarak gene kaybettim. 10 gram kokain ise bana kısa süreli, ortalama 5-6 günlük bir amorti olmuştu.


Uyandığım da nerede olduğumu gene bilmiyordum. Başımda tanıdığım bir kaç insan vardı. Nerede olduğumu sorduğumda bir psikoanalitik tedavi merkezinde olduğumu söylediler. Beni uçurumda elimde bir tabancayla intihar ederken bulduklarını ve orada kendi kendime konuşurken arkamdan elektro şokla bayıltıp buraya getirdiklerini, burada 3 gündür uyutulduğumu belirttiler. Doktor, arkadaşlarımdan bir tanesine beni arabayla biraz gezdirmesinin faydalı olacağını belirtti ve kulağına bir şeyler fısıldadı. Çıktık oradan beraber arabaya atladık.


Gittiğimiz yer tanıdık geliyordu. Arabadan indiğimde burasının intihara kalkıştığım yer olduğunu anlamıştım. Arabadan inip bir sigara yaktım. Çektiğim her nefeste kendimi biraz daha iyi hissettim. Bana nasıl olduğumu sordu. Biraz iyiyim dedim. Ama biraz iyi falan değildim. Halen bok gibiydim. Birden sol tarafımdan bir köpeğin havladığını gördüm. Aman allahım, bu filoydu. Evet dostum filo. Heyecandan hemen filoya doğru koştum. Gidip ona sarıldım.


-Hey filo çok özledim seni dostum. Biliyor musun başıma neler geldi?


Derken yanımızdan bir kertenkele geçti. Ama bu Dino'ydu. Dino nasıl bu kadar küçülmüştü. Tam elimi kaldırıp ona doğru seslenirken ensemde bir soğukluk hissettim. Bu soğuğu bir yerlerden hatırlıyordum. Derken beynim alev aldı.



 Bu elektroşokun soğuğuydu.

ŞEFİK

Değişik bir insandı Şefik. Her zaman ağır tavırlar takınır gereksiz konuşmaların olduğu ortamlarda onun hiç işi olmazdı. Bir şekilde aramızdan sıyrılırdı anlayacağınız. Kuşimato sokağının oralarda bir yerde yurtta kaldığını bilirdik sadece. Muhabbetimize pek dahil olmadığından kendisini çok fazla tanıyamamıştık okulda. Aramıza bi tek beden derslerinde maç yaptığımızda kaleye aldığımızda girerdi.


Yine babamın uykuya daldığı bi akşam gizliden kapmıştım arabanın anahtarını. Direk Birol'la Egemen'i aradım. Parkta olduklarını öğrenir öğrenmez bastım oraya gittim. Onları da alıp sahilde son ses İsmail yk'nın bas gaza şarkısıyla ilerliyorduk. Bizimkiler arabayı bulunca direk kız hayalleri kurmaya başlamış, 'olum melisi mi arasak onun kankalarıda vardır düşünsene 3 kız atarız arabaya çekeriz kamelyalara'' falan diyerek kafa ütülüyorlardı. Derken Birol birden durmamı söyledi. Sahilde Şefik'i görünce arabayı geriye alıp seslendik. Onuda alıp seyyar bi köfteciden köfteleri sardırıp sahil kenarına geçtik.


Bir yandan köfteleri gömüyor bir yandan da kız muhabbeti yapıyorduk. Birol her zaman yaptığı gibi ''şu kız bana baktı'' ''o benden hoşlanıyor'' ''bu kesin verir'' muhabbetleriyle kafamızı sikerken benle egemen ise 2. köftelerimizi açmakla meşguldük. Şefik ise her zaman olduğu gibi bir köşeye kıvrılmış bizden ayrı köftesini yerken bir yandan da uçsuz bucaksız akdenizin güzelliğine kaptırıyordu kendini.


Saat artık 3e geliyordu. Uykumuz gelmeden kalkalım deyip arabaya atlayıp açtık müziği. Kafaları sallaya sallaya girdik mahalleye. Birol'la Egemen'i sokağın köşesine atıp Şefik'le beraber yurdun yolunu tuttuk. Yanımda baya soluk ve sinirli duruyordu Şefik. Yapım gereği sessizliği sevmediğimden bir de tek yakalamışken şefikle konuşmak istedim.


-Muhabbetine de doyum olmuyor be olm
+Canım sıkkın knk biraz
-Hayırdır olm kim sıktı canını söyle ona sürelim arabayı eheh
+Cidden sürer misin ona arabayı?
-Dur be olm ne bu ciddiyet? Kim lan bu kız bizim okuldan mı yoksa?
+Yok
-Hangi okuldan?
-Okumuyor.

Ona döndüğümde gözleri kan çanağına dönmüş bir haldeydi.

-Kim olum bu kız söyle yerini gidelim hadi?
+Tamam ilerden sağdan yap..


Bir yandan yol tarif ediyor bir yandan da hüngür hüngür ağlıyordu şefik. Üstüne gitmemek için daha fazla soru sormadım. Derken durmamı söyledi. Gecenin 4'ünde ortalıkta tek bir allahın kulu dahi yoktu ve durduğumuz yer karanlık tenha bir sokaktan ibaretti. Sokak ışıkları dahi olmadığından yerin neresi olduğuna dair hiç bir fikrim yoktu.


Arabadan iner inmez 'beni takip et' deyip hızlıca yürümeye başladı. Ben arkasında nereye gittiğimizi sorarken o bir anda üstünde dikenli telleri olan bir duvara tırmanmaya başladı. Derken dikenli tellerin yamulmuş yerinden içeri atladı. Beynim yanmıştı. Ne yaptığı hakkında en ufak bir fikrim dahi yoktu. Benim bu cüsseyle o duvara onun kadar hızlı tırmanabilmem zaten başlı başına imkansızdı. Kafamda deli sorular üretip bir an Şefik'in kesinlikle şizofren olduğu kanısına varmıştım.


Zaten geri döner deyip bi sigara yakmaya karar verdim. Sigara sarmadı. Kafamda ki soru işaretlerinin tek cevap anahtarı duvarın arkasında saklıydı. Oraya girmeliydim. En azından yukarı çıkıp bir bakabilirdim. Zıplayıp duvarın üstüne ellerimi attım ve zor bela duvara çıktım. Şöyle bi gözümü gezdireyim derken gördüklerimle beynimden vurulmuşa döndüm. Burası mezarlıktı!!


Şefik yarım kazılmış bi mezarlığın içinde oturmuş hüngür hüngür ağlıyordu. Duvardan atlayıp yanına gittim. Oraya yaklaştığımda gördüklerim karşısında beynim alev aldı. Kazılmış toprağın hemen altında bir ceset sadece yüzü görünür bir şekilde duruyordu. Bir an bunun bir kabus olduğunu düşündüm ama gerçekti işte. Şefik orada yüzü görünen bir cesedin yanına uzanmış hüngür hüngür ağlıyordu. Korkuyla ona seslendim.


-Olum... lan... Şefik... Abi napiyon sen?


Bana döndü ağlamaklı bir şekilde:


+Bana kızın kim olduğunu sormuştun ya, işte burda bak, işte bak bu amına kodumun toprağına gömdüler onu. Bende gittim onu çıkardım.
-Abi ama... o öldü. Gömülmesi lazım.
+Toprağın altını hakeden sürüyle insan varken o bunu hak etmiyor Mehmet. Çok seviyorduk lan biz birbirimizi. Neden bana bu reva görüldü. Neden ben olum. Hani Allah seviyordu lan bizi! Bu hayatta ki tek yaşama sebebimi neden aldı benden. Hani lan sevenleri ayırmak günahtı. Allah günahkar mı olum? Allah beni sevmiyor mu? Beni sevmeyen, bana bu yaşımda bu ızdırabı reva gören Allahı ben neden seveyim? Söylesene neden seveyim?


Çıldırmış gibiydi. Derken cesedin yüzüne tekrar döndü.. Biraz yumuşadı..


+Ne hayallerimiz vardı lan bizim. Aynı üniversite aynı iş aynı hayat.. Çocuklarımızın isimlerini bile koymuştuk.. Poyraz ile Kumsal.. Birlikte Karadeniz turu yapacaktık lan.. Sahilde el ele yürüyecektik. Ta ki o anasını siktiğimin kanseri başına musallat olana kadar. Hastanede yattı. Tam 27 gün. Dokunmaya dahi kıyamadığım saçlarını kesmişlerdi. Ama benim için halen dünyanın en güzel kızı O'ydu. Biliyor musun tek bir gün bile yanız bırakmadım onu ben. Hastanenin önünde kapalı bir bankamatik vardı onun içinde yatıyordum. Servise beni almadıkları için camdan aşağı bakıyordu beni görmek için. Beni görünce gülüyordu lan. Olum yemin ederim çok güzel gülüyordu lan.


Yanında ağlayacak duruma gelmiştim. Bende ağlarsam iş çığırından çıkacaktı artık. Oturdum yanına. Paketten bir sigara çıkardım. Derken elime dokundu..


+Sigara kokusunu sevmiyor kanka. Lütfen yanında içme..


''O öldü ama olum'' diyemedim. Onun yerine, daha fazla bu durumu kaldıramayacağımı anlayınca ''haydi kalkalım'' dedim. Ayağa kalkıp toparlandı. Cebinden bi peçete çıkarıp cesedin yüzünü örttü. Sonra da elleriyle kazdığı toprağı yine elleriyle ceset görülmeyecek şekilde üstüne attı. Toprağı her atışında feryat figan ağlıyordu.


Koluna girip onunla arabaya gittim. Onu yurduna bıraktım, bende eve geçtim. Odama girdim. Küllüğü aldım oturdum yere. Sonra ne mi yaptım?


Ağladım ulan...

DÜNYAYA HOŞGELDİNİZ

Konuşabilecek gücün varsa eğer, ağladıkların yalandır dedi sarhoşun biri.


Çok konuştum lakin onları yazacak bir hafızam olmadı hiçbir zaman. Çok düşündüm bi boka yaramadı. 3 düşünüp 1 konuştum, sessizliğim ile ezdiler beni. Sonra 3 konuşup hiç düşünmemeye karar verdim. O kadar çok konuştum ki sessiz kaldığımda moralim bozuk sandılar. Yani meselenin düşünmek veya konuşmakla alakalı olmadığını 22 yıllık tecrübeyle teyit ettim. Peki mesele nedir moruk diye soracak olursanız tüten dumanı üfleyerek dağıtın ve gözünüzü aşağı kaydırın..


Bizlere doğduğumuz günden itibaren hep önemli birer bireyler olduğumuzu söylediler. Bizim için yemekler düzenleyip kulağımıza ezanlar okudular. Sikimizi kestikleri gün bile düğünler yaptılar. İyi bir meslek sahibi olmamızı tembihleyip bunların bizlere faydalı olacağından, güzel günler göreceğimizden bahsettiler. Sonra ne mi gördük? Sonra başını gördük.


Bizler önemli değiliz moruk. Kimse önemli veyahut vazgeçilmez değil. Bunu zaman ilerledikçe sende fark ediyorsundur. Seni önemli olduğun konusunda ikna etmiş bir aile düzeninden sahici toplum düzenine geçince 'ulan nasıl yani' diye bi soruyor insan kendisine. Seni astronotluk hayalleriyle büyüten insanların yanından sıyrılıp el yumruğunu yüzünde hissedince asgari bi kafa bile idrak ediyor ne kadar saçmaladığını.. Küçükken seni ne kadar umutlandırdılarsa işkencen o kadar artıyor.


Bizler bu diyara sürgüne geldik beyler. Eğer bu dünyada mutlu olduğunuzu söylüyorsanız ya yalancısınızdır yada aptal. Otobüste tanıştığım ihtiyar bi adam laf arasında ''İlerde mutlu olacağını düşünürsen yarım kalırsın.'' demişti. Harbiden doğru. Unutmayın, allah ademi buraya yan gelip yatsın diye göndermedi.


Acı çektikçe güçlenirsiniz lakin hiçbiriniz güce böyle sahip olmak istemezsiniz. Acılarınızı unutmaz, onlara alışırsınız. Zihninizin bir köşesinde her an hayatınızı sikmeye hazır bi şekilde pusuda beklediğini bilirsiniz. Gördüğünüz her şeyi farklı düşünmeye başlarsınız. Mesela bir ağacı, kökünden kurtulup havaya karışmak istiyor gibi görebilirsiniz. Sonra beşiktaş sahilinde 50 kuruşa kağıt bardakta çayınızı alıp denizdeki balıkları izlerken ''ulan sizede yazık be tipini siktiklerim'' deyip bardağının yarısını denize boşaltıp onlara çay bile ikram edebilirsiniz. Birilerinden medet ummak istersiniz lakin etrafınızda ki her insanı acınası halde görürsünüz. Biraz Dostoyevski biraz Freud olursunuz. Neye isyan edeceğinizi neye ağlayacağınızı şaşırırsınız.


Sonra eve gelirsiniz. Elinizi yüzünüzü yıkayıp çayınızı alır şöyle bi arkaya yaslanırsınız. Bi Schopenhauer kitabı açarsınız. Ve ilk sayfasında şu yazar..


''Dünyaya hoş geldiniz orospu çocukları...''

BUNLAR HEP KÜLTÜR

Onunla California'nın San Francisco eyaletindeki the Fransuva kütüphanesinde tanışmıştık. Henüz büyük babamın Düsseldorf enerji şirketindeki CIO'luğumu yeni bırakmış, amerikan şehir düzenine kendimi yeni yeni adapte etmeye çalışıyordum. Ah şu california insanı ne cahil ne kro..


Kütüphanede, astronomi üzerine cambridge'deki doktora tezimle uğraşırken bir yandan da buzlu white chocolate mocha'mı yudumluyordum. O ise tam karşımda karamel makiyatosuyla tam bir pers prensesi gibiydi. Naçizane bir sohbetle tanışmış kendisini kahve içmeye davet etmiştim. O ise o gün kahveyi yeterince tükettiğini yalnız bir İrlanda viskisine asla hayır diyemeyeceğini belirtmişti. Ne kadar da hoş ne kadar da espiritüel bir hanımefendi.


Los angeles'taki yalıma geldiğimizde ise bahçede köpeğim peter bizi karşılamıştı. Ona cebimden çıkardığım gümüş bir kemiği uzatmıştım ve hemen üzerine somurtmaya başlamıştı. Sonra şaka şaka diyip diğer cebimden altın kemiği çıkarmıştım ve kemiği kaptığı gibi sevinçten havalara uçmuştu. Ah şu köpekler, çok tatlılar.


Salona geldiğimizde kendisine buzdolabımdan viski getirmek için 4 çarpı 4'üme binip mutfağa gitmiştim. Ortalama 20 dakikada varmıştım mutfağa.. O günkü şanssızlığımdan olacak ki dolabımda sadece rusyadan özel uçağımla şişesini 6000 rubleye getirttiğim votkalarım vardı. Utana sıkıla kendisine votka ikram etmiştim. O da sıkıntı olmayacağını, San Petersburg'daki dayısının kendisine her sene bu votkalardan bi koli gönderdiğini söylemişti. Aman tanrım ne mütevazı ne halden anlayan bir kadın..


Bir yandan votkalarımızı yudumlarken bi yandan da birbirimizi tanımaya çalışıyorduk. O bana Dubai'deki El-abdül Bin Melih Üniversitesi'nde hukuk profesörlüğü yapan ananesinden bahsediyor, bense ona babamın Rio de Janerio'daki fabrikalarının brezilya borsası üzerine etkilerini anlatıyordum. Büyük dedesinin eski ingiliz kraliyet ailesinden 3. alfredle ahbap olduklarını öğrenmem ise benim ona karşı tutkuyla bağlanmamı sağlıyordu. Ne muazzam ne görkemli bir kara sevda..


Bu sofistike sohbetle birlikte acıktığımızı farketmiş ve kendisini Vircinya'da yeni keşfetmiş olduğum bir fransız restoranına davet etmiştim. Bu nazik tutumlarım üzerine beni kıramayıp davetimi kabul etmiş garajıma girip bugattimi alıp restorana geçmiştik. Ben özel çakiyato sosuna bandırılmış kırlangıç eti ile kızarmış portakallı ördek arasında tercih yapamadığımdan ikisini birlikte istemiştim. O ise sade narlı amerikan salatası sipariş etmişti. Yemeğimizi yerken birden beni ailesiyle tanıştıracağını söyleyip anlık bir heyecan yaratmıştı. ahah ne de güzel bir sürpriz bu deyip teklifini kabul etmiş yemekten sonra San Lorenzo'daki çiftlik Villalarına gitmiştik. Abisi arabadan indiğimizde bizi çiftliklerindeki beyaz bir atın üzerinde karşılamıştı. Abisiyle tokalaşıp villaya girdik.


İçeriye girdiğimizde bir köşede annesiyle babası satranç oynarken  bir diğer tarafta da hukuk profesörü olan ananesiyle büyük babası Mısır gündemini hukuki zemine yatırıyordu. Beni gördüklerinde işlerini bir kenara bırakıp benimle ilgilenmeye başladılar. Onlarla oturup Srilanka yapımı darjeling çayı eşliğinde Amerika'nın jeopolitik konumu hakkındaki spesifik sohbetlerimiz, ulusal New Jersey kongresinin milli çıkarlarımıza olan etkilerini konuşmamız ile son buldu.


Geceyi villada geçirip sabahın ilk ışıklarıyla birlikte oradan ayrıldık ve Sao Paulo'da güzel bir sabah kalvaltısı yaptık. Ardından şoförüm alfred'e arabayı kapının önüne getirmesini emredip uşağımız alfonso'ya kız arkadaşımla beni sırtına alıp kapı önüne kadar taşımasını rica ettim. Gerçekten çok yorulmuştum. Cebimdeki kredi kartlarının hesabında bulunan paranın ağırlığını dahi taşıyacak takatim yoktu. Ah şu hayat.. Gerçekten çok yorucu...


Onunla Hindistan'daki Anabis tapınaklarında başlayan güney asya seyahatimiz ve Mısır Giza piramitlerinde deve sırtındaki gezimiz aşkımızı daha bir pekiştiyor hele ki Dubai El-Burj'un 378. katındaki otel odasında baş başa Atlantik okyanusuna karşı kadeh kaldırışımız aşkımızın ilahi kudretinin açık göstergesi oluyordu. Arabistan lokantalarında yediğimiz bambaşka lezzetlerin üstüne kıymetli bir ikram olarak sunulan hurmalar ise göz yaşlarımıza hakim olamayacağımız derecede mütevazı bir misafir perverliğin nadide örneğiydi. Ah şu müslümanlar.. Gerçekten çok tatlişkolar..


Katarda ufak çaplı bi teknoloji şirketi kurup düzenli iş hayatına adımımı atmam ile onunla dünya evine girmemiz bir oldu. Henüz işi yeni kurduğum için vasat bir gökdelenin 249. katında 1600 metrekare triblex bi daireye anca param yetti ve onunla orada sefil bir hayat yaşamaya başladık. Bana ''Seninle 1200 metrekare dublex bi villada bile yaşarım, yeter ki yanımda ol'' deyişleri hala kulağımda yankılanıyor.


Aylar geçmişti ve 1 kız 1 erkek, dünyalar tatlısı 2 çocuğumuz olmuştu. Kızımızın adını jetski'ye binerken ayağını burkarak bütün aileyi yasa boğan değerli teyzem Marla Teyzenin adını koymuştuk. Oğlumuzun adınaysa marjinalizm felsefesinin doruklarında seyreden günümüz entellektüel aleminin gözde ismi olan Mahmut ismini vermiştik. Marla ile Mahmut.. Ne kadar satirik, ne kadar lirik, ne kadar şehane..


Dile kolay tam 1 buçuk sene evli kalmıştık. Artık eski hengame kalmamış evde her şey değişmiş aramızdaki heyecan tamamıyla banelleşmiş hayat spontan bir hal almaya başlamıştı. Ve ayrılık kararı almıştık.


-Nereye kadar böyle devam edecek?
+Bilmiyorum.
-Benimle eskisi kadar ilgilenmiyorsun.. Çocuklarınla da öyle.. Yoksa.. Yoksa hayatında başka bir kadın mı var?
+Saçmalıyorsun.. Öyle bir şey olmadığını sende biliyorsun..
-Ben ayrılmak istiyorum artık..
+Sen bilirsin bu kararına saygı duymaktan başka elimden bir şey gelmez.
-Mahkeme işlemlerini sen halledersin..
+Peki ya Mahmut?
-Çocuklar bende kalır.. İstediğin zaman görebilirsin..
+Tamam. Yarın avukatlarımla konuşurum.



Evet onunla tam 2 yıl süren birlikteliğimiz bir katar gökdelenin 249. katında 1600 metrekarelik ufacık bir triblex dairede böyle son bulmuştu.



Şimdi bize bunu neden anlattın diye soracak olursanız, bu yaşananlar bazılarınızda 1 damla göz yaşına sebep olmuşsa ve sol yanınızdaki o sızının aşkın engin okyanusunda kaybolduğunu hissettiğiniz anda her şeyin geçecek hissiyle yaşanabilir bir devinim olduğunu açıklayabildiysem ne mutludur ki bana.



İşte bunlar kalp ağrısı, işte bunlar aşk, işte bunların hepsi kültür..

MORFİNOMANİA

Günahkar bedene aldırış etmeksizin takınılan durumu bi nevi ruha tecavüz edercesine paramparça bir bütünle tekrardan yapboz koleksiyonuna çevirmek ve gülerken gereksiz bir hareket ediyormuş hissinin uyandırdığı o berbat kötürüm benlik duygusunun verdiği saf temiz düşünce..


Ne yaptığını bilmez sarhoş bir bedende tıkalı kalan ruhun beyne uyguladığı 100 newtonluk baskı sonucu gelen o şiddetli baş ağrısının yanında zincirleme ölüm tamlamasını oluşturan serzenişlerin hayatın pahasına savunduğun anarşist fikirlere başkaldırısı..


Sevdiğin insanlara duyduğun nefretin sancılarının gün gün artmasının yanında gelen zihinsel şizofrenik izmarit sohbetleri ve kültablasızlık..


Her şeyin birer saçmalık olduğu düşüncesinin gitgide çoğalmasının verdiği korkuyla hayata tutunmaya çalışmak, tutunamayıp düşmek, düştükçe dibe batmak, battıkça ölümün içte uyandırdığı o enfes haz..


Sigarayı ateşlemeden birkaç saniye önce ciğerlerini bırakırmışcasına öksürmek...

Sonra susmak, bağıra bağıra, can çekişerek, avazın çıktığı kadar..