Konuşabilecek gücün varsa eğer, ağladıkların yalandır dedi sarhoşun biri.
Çok konuştum lakin onları yazacak bir hafızam olmadı hiçbir zaman. Çok düşündüm bi boka yaramadı. 3 düşünüp 1 konuştum, sessizliğim ile ezdiler beni. Sonra 3 konuşup hiç düşünmemeye karar verdim. O kadar çok konuştum ki sessiz kaldığımda moralim bozuk sandılar. Yani meselenin düşünmek veya konuşmakla alakalı olmadığını 22 yıllık tecrübeyle teyit ettim. Peki mesele nedir moruk diye soracak olursanız tüten dumanı üfleyerek dağıtın ve gözünüzü aşağı kaydırın..
Bizlere doğduğumuz günden itibaren hep önemli birer bireyler olduğumuzu söylediler. Bizim için yemekler düzenleyip kulağımıza ezanlar okudular. Sikimizi kestikleri gün bile düğünler yaptılar. İyi bir meslek sahibi olmamızı tembihleyip bunların bizlere faydalı olacağından, güzel günler göreceğimizden bahsettiler. Sonra ne mi gördük? Sonra başını gördük.
Bizler önemli değiliz moruk. Kimse önemli veyahut vazgeçilmez değil. Bunu zaman ilerledikçe sende fark ediyorsundur. Seni önemli olduğun konusunda ikna etmiş bir aile düzeninden sahici toplum düzenine geçince 'ulan nasıl yani' diye bi soruyor insan kendisine. Seni astronotluk hayalleriyle büyüten insanların yanından sıyrılıp el yumruğunu yüzünde hissedince asgari bi kafa bile idrak ediyor ne kadar saçmaladığını.. Küçükken seni ne kadar umutlandırdılarsa işkencen o kadar artıyor.
Bizler bu diyara sürgüne geldik beyler. Eğer bu dünyada mutlu olduğunuzu söylüyorsanız ya yalancısınızdır yada aptal. Otobüste tanıştığım ihtiyar bi adam laf arasında ''İlerde mutlu olacağını düşünürsen yarım kalırsın.'' demişti. Harbiden doğru. Unutmayın, allah ademi buraya yan gelip yatsın diye göndermedi.
Acı çektikçe güçlenirsiniz lakin hiçbiriniz güce böyle sahip olmak istemezsiniz. Acılarınızı unutmaz, onlara alışırsınız. Zihninizin bir köşesinde her an hayatınızı sikmeye hazır bi şekilde pusuda beklediğini bilirsiniz. Gördüğünüz her şeyi farklı düşünmeye başlarsınız. Mesela bir ağacı, kökünden kurtulup havaya karışmak istiyor gibi görebilirsiniz. Sonra beşiktaş sahilinde 50 kuruşa kağıt bardakta çayınızı alıp denizdeki balıkları izlerken ''ulan sizede yazık be tipini siktiklerim'' deyip bardağının yarısını denize boşaltıp onlara çay bile ikram edebilirsiniz. Birilerinden medet ummak istersiniz lakin etrafınızda ki her insanı acınası halde görürsünüz. Biraz Dostoyevski biraz Freud olursunuz. Neye isyan edeceğinizi neye ağlayacağınızı şaşırırsınız.
Sonra eve gelirsiniz. Elinizi yüzünüzü yıkayıp çayınızı alır şöyle bi arkaya yaslanırsınız. Bi Schopenhauer kitabı açarsınız. Ve ilk sayfasında şu yazar..
''Dünyaya hoş geldiniz orospu çocukları...''
BUNLAR HEP KÜLTÜR
Onunla California'nın San Francisco eyaletindeki the Fransuva kütüphanesinde tanışmıştık. Henüz büyük babamın Düsseldorf enerji şirketindeki CIO'luğumu yeni bırakmış, amerikan şehir düzenine kendimi yeni yeni adapte etmeye çalışıyordum. Ah şu california insanı ne cahil ne kro..
Kütüphanede, astronomi üzerine cambridge'deki doktora tezimle uğraşırken bir yandan da buzlu white chocolate mocha'mı yudumluyordum. O ise tam karşımda karamel makiyatosuyla tam bir pers prensesi gibiydi. Naçizane bir sohbetle tanışmış kendisini kahve içmeye davet etmiştim. O ise o gün kahveyi yeterince tükettiğini yalnız bir İrlanda viskisine asla hayır diyemeyeceğini belirtmişti. Ne kadar da hoş ne kadar da espiritüel bir hanımefendi.
Los angeles'taki yalıma geldiğimizde ise bahçede köpeğim peter bizi karşılamıştı. Ona cebimden çıkardığım gümüş bir kemiği uzatmıştım ve hemen üzerine somurtmaya başlamıştı. Sonra şaka şaka diyip diğer cebimden altın kemiği çıkarmıştım ve kemiği kaptığı gibi sevinçten havalara uçmuştu. Ah şu köpekler, çok tatlılar.
Salona geldiğimizde kendisine buzdolabımdan viski getirmek için 4 çarpı 4'üme binip mutfağa gitmiştim. Ortalama 20 dakikada varmıştım mutfağa.. O günkü şanssızlığımdan olacak ki dolabımda sadece rusyadan özel uçağımla şişesini 6000 rubleye getirttiğim votkalarım vardı. Utana sıkıla kendisine votka ikram etmiştim. O da sıkıntı olmayacağını, San Petersburg'daki dayısının kendisine her sene bu votkalardan bi koli gönderdiğini söylemişti. Aman tanrım ne mütevazı ne halden anlayan bir kadın..
Bir yandan votkalarımızı yudumlarken bi yandan da birbirimizi tanımaya çalışıyorduk. O bana Dubai'deki El-abdül Bin Melih Üniversitesi'nde hukuk profesörlüğü yapan ananesinden bahsediyor, bense ona babamın Rio de Janerio'daki fabrikalarının brezilya borsası üzerine etkilerini anlatıyordum. Büyük dedesinin eski ingiliz kraliyet ailesinden 3. alfredle ahbap olduklarını öğrenmem ise benim ona karşı tutkuyla bağlanmamı sağlıyordu. Ne muazzam ne görkemli bir kara sevda..
Bu sofistike sohbetle birlikte acıktığımızı farketmiş ve kendisini Vircinya'da yeni keşfetmiş olduğum bir fransız restoranına davet etmiştim. Bu nazik tutumlarım üzerine beni kıramayıp davetimi kabul etmiş garajıma girip bugattimi alıp restorana geçmiştik. Ben özel çakiyato sosuna bandırılmış kırlangıç eti ile kızarmış portakallı ördek arasında tercih yapamadığımdan ikisini birlikte istemiştim. O ise sade narlı amerikan salatası sipariş etmişti. Yemeğimizi yerken birden beni ailesiyle tanıştıracağını söyleyip anlık bir heyecan yaratmıştı. ahah ne de güzel bir sürpriz bu deyip teklifini kabul etmiş yemekten sonra San Lorenzo'daki çiftlik Villalarına gitmiştik. Abisi arabadan indiğimizde bizi çiftliklerindeki beyaz bir atın üzerinde karşılamıştı. Abisiyle tokalaşıp villaya girdik.
İçeriye girdiğimizde bir köşede annesiyle babası satranç oynarken bir diğer tarafta da hukuk profesörü olan ananesiyle büyük babası Mısır gündemini hukuki zemine yatırıyordu. Beni gördüklerinde işlerini bir kenara bırakıp benimle ilgilenmeye başladılar. Onlarla oturup Srilanka yapımı darjeling çayı eşliğinde Amerika'nın jeopolitik konumu hakkındaki spesifik sohbetlerimiz, ulusal New Jersey kongresinin milli çıkarlarımıza olan etkilerini konuşmamız ile son buldu.
Geceyi villada geçirip sabahın ilk ışıklarıyla birlikte oradan ayrıldık ve Sao Paulo'da güzel bir sabah kalvaltısı yaptık. Ardından şoförüm alfred'e arabayı kapının önüne getirmesini emredip uşağımız alfonso'ya kız arkadaşımla beni sırtına alıp kapı önüne kadar taşımasını rica ettim. Gerçekten çok yorulmuştum. Cebimdeki kredi kartlarının hesabında bulunan paranın ağırlığını dahi taşıyacak takatim yoktu. Ah şu hayat.. Gerçekten çok yorucu...
Onunla Hindistan'daki Anabis tapınaklarında başlayan güney asya seyahatimiz ve Mısır Giza piramitlerinde deve sırtındaki gezimiz aşkımızı daha bir pekiştiyor hele ki Dubai El-Burj'un 378. katındaki otel odasında baş başa Atlantik okyanusuna karşı kadeh kaldırışımız aşkımızın ilahi kudretinin açık göstergesi oluyordu. Arabistan lokantalarında yediğimiz bambaşka lezzetlerin üstüne kıymetli bir ikram olarak sunulan hurmalar ise göz yaşlarımıza hakim olamayacağımız derecede mütevazı bir misafir perverliğin nadide örneğiydi. Ah şu müslümanlar.. Gerçekten çok tatlişkolar..
Katarda ufak çaplı bi teknoloji şirketi kurup düzenli iş hayatına adımımı atmam ile onunla dünya evine girmemiz bir oldu. Henüz işi yeni kurduğum için vasat bir gökdelenin 249. katında 1600 metrekare triblex bi daireye anca param yetti ve onunla orada sefil bir hayat yaşamaya başladık. Bana ''Seninle 1200 metrekare dublex bi villada bile yaşarım, yeter ki yanımda ol'' deyişleri hala kulağımda yankılanıyor.
Aylar geçmişti ve 1 kız 1 erkek, dünyalar tatlısı 2 çocuğumuz olmuştu. Kızımızın adını jetski'ye binerken ayağını burkarak bütün aileyi yasa boğan değerli teyzem Marla Teyzenin adını koymuştuk. Oğlumuzun adınaysa marjinalizm felsefesinin doruklarında seyreden günümüz entellektüel aleminin gözde ismi olan Mahmut ismini vermiştik. Marla ile Mahmut.. Ne kadar satirik, ne kadar lirik, ne kadar şehane..
Dile kolay tam 1 buçuk sene evli kalmıştık. Artık eski hengame kalmamış evde her şey değişmiş aramızdaki heyecan tamamıyla banelleşmiş hayat spontan bir hal almaya başlamıştı. Ve ayrılık kararı almıştık.
-Nereye kadar böyle devam edecek?
+Bilmiyorum.
-Benimle eskisi kadar ilgilenmiyorsun.. Çocuklarınla da öyle.. Yoksa.. Yoksa hayatında başka bir kadın mı var?
+Saçmalıyorsun.. Öyle bir şey olmadığını sende biliyorsun..
-Ben ayrılmak istiyorum artık..
+Sen bilirsin bu kararına saygı duymaktan başka elimden bir şey gelmez.
-Mahkeme işlemlerini sen halledersin..
+Peki ya Mahmut?
-Çocuklar bende kalır.. İstediğin zaman görebilirsin..
+Tamam. Yarın avukatlarımla konuşurum.
Evet onunla tam 2 yıl süren birlikteliğimiz bir katar gökdelenin 249. katında 1600 metrekarelik ufacık bir triblex dairede böyle son bulmuştu.
Şimdi bize bunu neden anlattın diye soracak olursanız, bu yaşananlar bazılarınızda 1 damla göz yaşına sebep olmuşsa ve sol yanınızdaki o sızının aşkın engin okyanusunda kaybolduğunu hissettiğiniz anda her şeyin geçecek hissiyle yaşanabilir bir devinim olduğunu açıklayabildiysem ne mutludur ki bana.
İşte bunlar kalp ağrısı, işte bunlar aşk, işte bunların hepsi kültür..
Kütüphanede, astronomi üzerine cambridge'deki doktora tezimle uğraşırken bir yandan da buzlu white chocolate mocha'mı yudumluyordum. O ise tam karşımda karamel makiyatosuyla tam bir pers prensesi gibiydi. Naçizane bir sohbetle tanışmış kendisini kahve içmeye davet etmiştim. O ise o gün kahveyi yeterince tükettiğini yalnız bir İrlanda viskisine asla hayır diyemeyeceğini belirtmişti. Ne kadar da hoş ne kadar da espiritüel bir hanımefendi.
Los angeles'taki yalıma geldiğimizde ise bahçede köpeğim peter bizi karşılamıştı. Ona cebimden çıkardığım gümüş bir kemiği uzatmıştım ve hemen üzerine somurtmaya başlamıştı. Sonra şaka şaka diyip diğer cebimden altın kemiği çıkarmıştım ve kemiği kaptığı gibi sevinçten havalara uçmuştu. Ah şu köpekler, çok tatlılar.
Salona geldiğimizde kendisine buzdolabımdan viski getirmek için 4 çarpı 4'üme binip mutfağa gitmiştim. Ortalama 20 dakikada varmıştım mutfağa.. O günkü şanssızlığımdan olacak ki dolabımda sadece rusyadan özel uçağımla şişesini 6000 rubleye getirttiğim votkalarım vardı. Utana sıkıla kendisine votka ikram etmiştim. O da sıkıntı olmayacağını, San Petersburg'daki dayısının kendisine her sene bu votkalardan bi koli gönderdiğini söylemişti. Aman tanrım ne mütevazı ne halden anlayan bir kadın..
Bir yandan votkalarımızı yudumlarken bi yandan da birbirimizi tanımaya çalışıyorduk. O bana Dubai'deki El-abdül Bin Melih Üniversitesi'nde hukuk profesörlüğü yapan ananesinden bahsediyor, bense ona babamın Rio de Janerio'daki fabrikalarının brezilya borsası üzerine etkilerini anlatıyordum. Büyük dedesinin eski ingiliz kraliyet ailesinden 3. alfredle ahbap olduklarını öğrenmem ise benim ona karşı tutkuyla bağlanmamı sağlıyordu. Ne muazzam ne görkemli bir kara sevda..
Bu sofistike sohbetle birlikte acıktığımızı farketmiş ve kendisini Vircinya'da yeni keşfetmiş olduğum bir fransız restoranına davet etmiştim. Bu nazik tutumlarım üzerine beni kıramayıp davetimi kabul etmiş garajıma girip bugattimi alıp restorana geçmiştik. Ben özel çakiyato sosuna bandırılmış kırlangıç eti ile kızarmış portakallı ördek arasında tercih yapamadığımdan ikisini birlikte istemiştim. O ise sade narlı amerikan salatası sipariş etmişti. Yemeğimizi yerken birden beni ailesiyle tanıştıracağını söyleyip anlık bir heyecan yaratmıştı. ahah ne de güzel bir sürpriz bu deyip teklifini kabul etmiş yemekten sonra San Lorenzo'daki çiftlik Villalarına gitmiştik. Abisi arabadan indiğimizde bizi çiftliklerindeki beyaz bir atın üzerinde karşılamıştı. Abisiyle tokalaşıp villaya girdik.
İçeriye girdiğimizde bir köşede annesiyle babası satranç oynarken bir diğer tarafta da hukuk profesörü olan ananesiyle büyük babası Mısır gündemini hukuki zemine yatırıyordu. Beni gördüklerinde işlerini bir kenara bırakıp benimle ilgilenmeye başladılar. Onlarla oturup Srilanka yapımı darjeling çayı eşliğinde Amerika'nın jeopolitik konumu hakkındaki spesifik sohbetlerimiz, ulusal New Jersey kongresinin milli çıkarlarımıza olan etkilerini konuşmamız ile son buldu.
Geceyi villada geçirip sabahın ilk ışıklarıyla birlikte oradan ayrıldık ve Sao Paulo'da güzel bir sabah kalvaltısı yaptık. Ardından şoförüm alfred'e arabayı kapının önüne getirmesini emredip uşağımız alfonso'ya kız arkadaşımla beni sırtına alıp kapı önüne kadar taşımasını rica ettim. Gerçekten çok yorulmuştum. Cebimdeki kredi kartlarının hesabında bulunan paranın ağırlığını dahi taşıyacak takatim yoktu. Ah şu hayat.. Gerçekten çok yorucu...
Onunla Hindistan'daki Anabis tapınaklarında başlayan güney asya seyahatimiz ve Mısır Giza piramitlerinde deve sırtındaki gezimiz aşkımızı daha bir pekiştiyor hele ki Dubai El-Burj'un 378. katındaki otel odasında baş başa Atlantik okyanusuna karşı kadeh kaldırışımız aşkımızın ilahi kudretinin açık göstergesi oluyordu. Arabistan lokantalarında yediğimiz bambaşka lezzetlerin üstüne kıymetli bir ikram olarak sunulan hurmalar ise göz yaşlarımıza hakim olamayacağımız derecede mütevazı bir misafir perverliğin nadide örneğiydi. Ah şu müslümanlar.. Gerçekten çok tatlişkolar..
Katarda ufak çaplı bi teknoloji şirketi kurup düzenli iş hayatına adımımı atmam ile onunla dünya evine girmemiz bir oldu. Henüz işi yeni kurduğum için vasat bir gökdelenin 249. katında 1600 metrekare triblex bi daireye anca param yetti ve onunla orada sefil bir hayat yaşamaya başladık. Bana ''Seninle 1200 metrekare dublex bi villada bile yaşarım, yeter ki yanımda ol'' deyişleri hala kulağımda yankılanıyor.
Aylar geçmişti ve 1 kız 1 erkek, dünyalar tatlısı 2 çocuğumuz olmuştu. Kızımızın adını jetski'ye binerken ayağını burkarak bütün aileyi yasa boğan değerli teyzem Marla Teyzenin adını koymuştuk. Oğlumuzun adınaysa marjinalizm felsefesinin doruklarında seyreden günümüz entellektüel aleminin gözde ismi olan Mahmut ismini vermiştik. Marla ile Mahmut.. Ne kadar satirik, ne kadar lirik, ne kadar şehane..
Dile kolay tam 1 buçuk sene evli kalmıştık. Artık eski hengame kalmamış evde her şey değişmiş aramızdaki heyecan tamamıyla banelleşmiş hayat spontan bir hal almaya başlamıştı. Ve ayrılık kararı almıştık.
-Nereye kadar böyle devam edecek?
+Bilmiyorum.
-Benimle eskisi kadar ilgilenmiyorsun.. Çocuklarınla da öyle.. Yoksa.. Yoksa hayatında başka bir kadın mı var?
+Saçmalıyorsun.. Öyle bir şey olmadığını sende biliyorsun..
-Ben ayrılmak istiyorum artık..
+Sen bilirsin bu kararına saygı duymaktan başka elimden bir şey gelmez.
-Mahkeme işlemlerini sen halledersin..
+Peki ya Mahmut?
-Çocuklar bende kalır.. İstediğin zaman görebilirsin..
+Tamam. Yarın avukatlarımla konuşurum.
Evet onunla tam 2 yıl süren birlikteliğimiz bir katar gökdelenin 249. katında 1600 metrekarelik ufacık bir triblex dairede böyle son bulmuştu.
Şimdi bize bunu neden anlattın diye soracak olursanız, bu yaşananlar bazılarınızda 1 damla göz yaşına sebep olmuşsa ve sol yanınızdaki o sızının aşkın engin okyanusunda kaybolduğunu hissettiğiniz anda her şeyin geçecek hissiyle yaşanabilir bir devinim olduğunu açıklayabildiysem ne mutludur ki bana.
İşte bunlar kalp ağrısı, işte bunlar aşk, işte bunların hepsi kültür..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)