BENİ DE YAZ

‘’Bir insan saçını beyaza boyar mı yahu?’’ demişti zafer. ‘’Beyaza da boyar, vişne çürüğüne de boyar. Sana ne oğlum’’ dedim.

            Oturduğumuz kaldırımda götümüz donmuştu ama sigara ısıtıyordu ciğerlerimizi. Zaten sıcak kanlı insanlardık. Hava yeni yeni kararıyordu. Önümüzden geçen Porsche Mercedes marka arabaları izliyorduk. Bana doğru döndü. ‘’Memo lan’’ dedi ‘’Gel çıkalım işten. Sende bırak okulunu, gidelim kendimize bir kafe açalım. Ne lan burada millete tamah ediyoruz. 1500 lira veriyorlar, bir götümüzü sikmedikleri kalıyor’’. ‘’Haklısın lan’’ dedim ‘’Açarız baba güzel bir kafe. Şöyle sağlam bir düzen de atarız, göze hitap edecek şekilde’’ ‘’Harbiden lan’’ dedi. ‘’Öyle büyük bir yere ihtiyacımız da yok. Hem büyük yerlerin kirası da çok oluyor. Şöyle mütevazi, ufak, şirin bir yer.’’ ‘’Aynen büyük olmasına gerek yok. Köşesine de bir kitaplık yaparız. Ben evdeki kitaplarımı getiririm. Sahaflardan da toplu kitap alırız. Hem bende ortamdan etkilenip daha güzel hikayeler yazarım belki. En azından entelektüel bir kafe olur. Biliyorsun, kafelerdeki kız oranıyla kar marjı doğru orantılı olarak işler. Öyle baliciler falan gelmesin amına koyim.’’ Dedim. Birbirimize dönüp gülmüştük. Sigaradan birer duman çektik. Önümüzden geçen Range Rover marka araba ağzımızdaki dumanla kafalarımızı aynı yöne doğru sürükledi.

‘’Yalnız bir sorunumuz var’’ dedi Zafer. ‘’Ne sorunu lan?’’ dedim. ‘’Kafenin ismi ne olacak olum?’’ dedi. ‘’Harbiden lan’’ dedim. ‘’Bu büyük bir sorun. Sonuçta, ilerde tutarda zengin olursak bizden françayz isterler. İsmi de ona göre alengirli bir şey olmalı’’. Bir süre geçtikten sonra bana doğru heyecanlı bir surat ifadesiyle dönüp ‘’Buldum bak dinle’’ dedi. Başını yukarıya doğru kaldırdı, kollarını iki yana açtı. ‘’Mehzaf kafe’’ dedi. ‘’O ne demek lan’’ dedim. ‘’İsimlerimizin ilk hecesi işte olum’’ dedi. ‘’Mehmet’in meh’i, Zafer’in zaf’ı…’’ İçimden ‘O ne saçma bir isim’ desemde yüzüne karşı ‘’Oha çok iyi lan’’ dedim alaya alır bir şekilde. Dalga geçtiğimi anlamıştı. Aramızda pek ciddi konular dönmezdi zaferle. En azından maddi konular ciddiye binmezdi bizde. ‘’Siktir git sen bul o zaman ismi.’’ dedi. Önüne dönüp baş parmağıyla işaret parmağı arasındaki sigarasını ağzına götürdü. ‘’Tamam bak bir de beni dinle’’ dedim. Gururundan yüzünü bana dönmedi. Gözleri ne kadar yola dönük olsa da kulağının bende olduğuna emindim. ‘’Şimdi bu kafeyi ufak bir yer yapacağız ve kitaplar koyacağız. Gelen insanlar muhtemelen kitap alıp okuyacak ve kitap okunan bir yerde insanlar sessizlik ister’’ dedim. Merak edip yüzünü bana doğru döndü sigara dumanını ağzıyla sağa doğru üfürdü. ‘’Eee?’’ dedi.. ‘’Kafenin ismi Susamcık kafe olsun’’ dedim. 10 saniyelik bir düşünme süresinden sonra ‘’Ne alaka lan?’’ dedi. Anlamamasına şaşırmıştım Zafer’in. Birbirimizi çok iyi anlardık çünkü. ‘’Hani sessizlik istenen kafede, ses yapan kişilere karşı bir söylem gibi düşün. Sus amcık falan… Hani işte anladın mı?’’ Yüz bana dönük olmasına rağmen gözleri yola kaydı. Dediklerim aklına yatmış mantıklı gelmişti ama gururundan ötürü bunu çaktırmaması gerekiyordu. Tekrardan gözleri bana doğru döndü. ‘’He amına koyim oldu olacak ‘Susun Orospu Çocukları Kafe’ koyalım adını’’ dedi. Daha cümlesi bitmeden kahkahayı patlatmıştım. O da benim gülüşüme gülmüştü. 5 dk boyunca kaldırımlara yumruk atarak gülmüştük orada Zafer ile.

Kafe konusu orada açıldı orada kapandı. Bizden büyük adam olmayacağını biz de biliyorduk. Hem zaten büyük adam mı vardı? Bu devirde ya büyük olurdun ya adam. En azından biz öyle düşünüyorduk. Tamam büyük değildik ama adamdık en azından. Ama ne olursa olsun içimizde herkes gibi büyüklüğü tatma arzusu da barındırıyorduk. Erdal abinin de dediği gibi en azından hayallerimizi satmamıştık. Eğer hayalimiz olan o kafeyi olurda bir gün açsaydık hayalimizi satmış olacaktık. Oraya ayıracağımız vakit hayallerimize ayıracağımız vakitten daha değerli değildi. O yüzden biz Zafer ile sadece hayal kurardık. Bir keresinde de büyük bir rezidansın büyük patronları olmayı hayal etmiştik. En üst katında güzel bir mangal… Tabi pişmiş soğan ve domates olmazsa olmazımızdı. Yanımıza da 2 yavru çektik mi dünyalar bizim… Biz hayallerimize dalmışken, kolumuzdan tutup daldığımız yerden çekerdi bizi kel müdür. ‘’Gençler molanız doldu. İçeri teşrif etmez misiniz?’’ derdi sert bakışlarıyla. Mağazada çalıştığımız pozisyonlara geçer, bizim kurduğumuz hayalleri gerçekleştiren insanlara hizmet ederdik.

O gün yine vardiya saatlerimiz Zafer ile aynıydı. İş yerine geldiğimde onu uzun bir süre görememiş etrafımdakilere sormuştum. ‘’Zafer bugün erken geldi, istifasını yazdı, gitti’’ dediler. İçimden ‘’hassiktir lan’’ desemde yüzlerine karşı ‘’Hadi ya, neden?’’ dedim. Onlarda bilmiyorlardı neden olduğunu. Açıkçası nedenini bende bilmiyordum ama anlamıştım. Zafer buranın adamı değildi. Farklıydı diğerlerinden. Babası kumarhane işletmeciliğinden hapse girmişti. ‘’Babam emniyet müdürüne rüşvet vermedi, o yüzden içeri attılar aynasız pezevenkler’’ derdi hep. Annesi ise emekli maaşıyla geçiniyor Zafer ile pek ilgilenmiyordu. Okul desen, o da Zafer’e göre boştu. ‘’Okuyup da muhtar mı olacağım amına koyim’’ deyip, lise 2’de tarih öğretmenine tarihi bir kafa atarak eğitim öğretim hayatının jubilesini yapmıştı.

Zafer işten çıkınca 1 hafta geçmedi, bende çıktım. Zaten okulla birlikte yetiştiremiyordum. Paraya da ihtiyacım yoktu. Sırf kendime bir uğraş bulup okula uğramamak için gidiyordum işe. Devamsızlıklar da problem olmuyordu ilk zamanlarda. Sonradan sıkıntıya bindi tabi. İşten çıkar çıkmaz ödevlere yüklendim, kendime yeni kitaplar aldım, ilerisi için –hayalden öteye gidemeyeceğini bildiğim- planlar yapmaya başladım. Önemli bir sunumumuz vardı. Önemli olduğunu, herkes bu sunumu önemsediğinde anlamıştım. Korkutmuşlardı beni ‘’Çok iyi çalışsan da hocalar beğenmiyor, en az 1 ay önceden başlamalısın çalışmaya, sunumda kötü anlatırsan hoca seni herkesin içinde rezil ediyor’’ falan fistan. Bu göt korkusuyla sunumlara çalışmış, elimden gelen her şeyi yapmıştım. Sunum sabahı uyandığımda bir önceki gece hali hazırda tuttuğum ceketimi gömleğimi giymiş kendime ufaktan bir şekil vermeye çalışmıştım. O esnada telefonum çaldı. Cebimden telefonumu çıkarıp ekrana baktım.‘’ZAFER İŞ arıyor..’’ Şimdi değil Zafer… Şu an konuşamam… Tamam arayamadım derslerim vardı zaman bulamadım biraz da üşendim ama şu an bunları anlatacak durumda değildim. Telefonu sessize alıp sunumuma gittim. Sunumum iyi geçti. Çıkışta arkadaşlarla kutlama amaçlı kafeye gittik. Telefonumu masaya koyayım derken bir mesaj geldiğini gördüm, baktım Zafer yazmış. Açtım mesajı.. ‘’Kardeşim rahatsız ediyorsam kusura bakma. Annem geçenlerde vefat etti. Bende Erzurum’a dayımlara geçeceğim bu akşam. Bundan sonra orada kalacağım. Aradım, görüşelim diyecektim, işin vardı galiba. Neyse ölmedik ya görüşürüz. Kendine iyi bak seviyorum seni’’ cevap vermek için aramaya utandığımdan kısa kesip bir şeyler yazmak istedim. ‘’Kardeşim kusura bakma hikaye yazıyordum telefonum sessizdeydi görmemişim. Geleceğim bir gün yanına. Gelene kadar dikkat et kendine. Erzurum soğuk, sıkı giyin..’’

Belki bu yalana inanmadığındandır bilmiyorum ama Zafer’den cevap gelmemişti. Zaman aşımına uğramıştı artık yolladığım son mesaj. Utancımdan arayamıyordum da artık. Ama her seferinde aklıma gelirdi Zafer. Her olayda onunla olan sohbetlerimizi anımsardım. Çoğu kez ‘’Bugün arayacağım lan’’ diye kendi kendime söz verirdim ama herkeste unuttuğum gibi kendime verdiğim sözlerimi de unutuyordum. O gün ya bir işim çıkıyordu ya da kendimi konuşmaya hazır hissetmiyordum. Zafer bu hayatta hep yalnız olduğunu söylerdi. Bende öyle olduğumu düşünürdüm ama klişe bulduğumdan söylemezdim o sözleri. Yalnız geldik yalnız öleceğiz derdi. Ama bilirdim onun da beni unutmadığını.

Günler, aylar, hatta belki o mesajlaşmalardan sonra yıl geçmişti.. Odamda oturmuş dergi okuyordum. Güneş ışınlarının bulunduğum semte ulaşmasına henüz 1-2 saat vardı. Uyumama ise an kalmıştı. Derken şarja takılı olan telefonuma mesaj geldi. Bu saatte gelen mesaja şaşırmıştım doğal olarak. Vücudumun üst kısmını yataktan dışarı atıp telefona uzandım. Ekranı açıp baktığımda mesajın tanımadığım bir numaradan geldiğini gördüm. Mesajı açtığımda beynim alev aldı.
‘’Birader merhaba. Ben Zafer’in dayısı. Zafer dün gece intihar etti. Odasında senin de görmeni istediği bir şeyler var. Gelebilecek misin?’’

Sabah erken saate Erzurum’a biletimi kestim. Zafer’in intihara yeltenmesi dahi aklıma gelecek son şeydi. Hem daha ölmemişti hani, görüşecektik? Hani seviyordu lan beni? Görüşmeden intihar etmek nedir? Beynimi kemiren bir başka soruysa dayısının bahsettiği, benim görmem gereken şeyin ne olduğuydu. Yaşadığım şoktan olacak ki uykum kaçmıştı ama dışarının soğuğundan otobüsün sıcağına geçiverince mayışmış, bir anda dalmıştım.

Gözlerimi açtığımda yaşadığım şeyin rüya olmasını bekledim ama değildi. Yanıma yaklaşan muavine nerede olduğumuzu sordum. ‘’Yarım saate otogarda oluruz’’ dedi. O yarım saat geçmek bilmedi. Sonunda indim otobüsten. Zafer’in dayısını aradım. Arabayla gelip aldı beni otogardan. Yüzünde hiç üzgün bir ifade yoktu. Bir an içimden Zafer’den kurtulduklarını falan düşünüyorlar mıdır diye bir geçirdim. Olur mu olurdu… Beklide Zafer’den kurtulmak için içeceğine bir şeyler atmışlardır. Her şey aklıma geliyordu. Bir an o sinirle ‘’Nasıl intihar etti?’’ dedim. ‘’Benim bir tabancam vardı. Evden onu almış. Çalıştığı yerde gece saatlerinde kafasına sıkmış’’ dedi sanki normal bir olayı anlatır gibi. ‘’Nerede çalışıyordu?’’ dedim. Gözlerini yoldan ayırıp bana doğru baktı ‘’Siz hiç görüşmediniz mi ya?’’ dedi. Tekrar önüne döndü. ‘’Sanane orospu çocuğu’’ demek istesem de sakin olmaya çalıştım söylemedim. ‘’Nerde çalıştığını bilmiyorum.’’ dedim. ‘’Kredi çekti kendine bir kafe açtı.’’ dedi. Şaşkınlıktan küçük dilimi yutacaktım. ‘’Kafe mi?’’ dedim. ‘’Evet’’ dedi. ‘’Galiba işi tutturamadı. Benden borç para istiyordu. Benim de durumum sıkışık ya elimden geldiğince yardım etmeye çalışıyordum. Kredisini falan ödeyemedi galiba. Muhtemelen bu sıkıntılardan intihar etti garibim. Valla yeğenim böyle yapacağını bilseydim evimi satar yine öderdim o borcu’’ dedi. İçimden ‘’Siktir git ulan göt veren’’ diyerek önüme döndüm.

-Zafer’in ölümü- kurduğumuz hayallerin peşinden giderken gerçekleşti. Bizim hayallerimizin peşinden gitmek, sonunda altın mahzenlerine ulaşacağın mayınlı bir arazide çıplak ayak yürümek gibi bir şeydi zaten. Uğrunda yok olmayı göze alabileceğin hayaller hayatı yaşanılır kılabiliyordu. Zafer de öyle yapmıştı. En çok hayalini kurduğumuz kafeyi açmış, sonu düşündüğümüz gibi olmayınca hayali ile birlikte kendini de yok etmişti. Bir an için aklıma bir soru takıldı. ‘’Kafenin adı neydi?’’ dedim.. ‘’Mehzaf kafe’’ dedi. Aklımdaki anıların o acı birikintisi, yüzüme tebessüm olarak döndü ve hayır, eve varana dek başka bir şey sormadım. O, hayalin kurucularının adını layık görmüştü cafeye. O isimle tutmaz demiştim zaten ona. Tutmadı da…

Arabadan indik. 2 katlı müstakil evin üst katına çıktık. Ev halkı beni kapıda karşıladı. İstemesem de beni oturtup saçma sapan ölüm muhabbetlerine dahil ettiler. Çok geçmemişti ki önüme helva geldi. Sinirimden çıldıracak gibi oldum ama belli etmemek için kendimle harp ettim. Ölen birinin arkasından tatlı yemek de neydi? Yani bu fikri öne atan ilk kişi muhtemelen bu insanların zekasıyla alay etmiş onlarda aptallıklarından olacak direk mantıklı bulmuşlardı. Böyle bir durumun mümkün olabilmesi için başka bir neden gelmiyordu aklıma. Helvaya dokunmadan Zafer’in dayısına döndüm. Görmem gereken şeyin ne olduğunu sordum. Dayısı beni Zafer’in odasına götürdü. Zafer’in dağınık olduğunu biliyordum lakin odası gereğinden fazla düzenli görünüyordu. Ölümünden sonra odasını toplamışlardı muhtemelen. Ama Zafer’in o ağır boktan parfümü… Her seferinde değiştirmesini söylememe rağmen ısrarla kullanmaya devam ettiği o koku halen odadan çıkmamıştı. Zafer kokusu alıyordum o odada. Ama en büyük hezimetin yaşandığı bir zaferdi bu..

O esnada dayısı omuzlarıma dokundu. Önüme döndüğümde bana bir mektup uzatmıştı. Mektubu aldım ama açmaya cesaretim yoktu. Yahu zaten Zafer uzun uzun bir şeyler yazmayı sevmez, canı sıkılırdı. Bu mektup da nereden çıkmıştı? Ellerim titriyordu. Belli etmemek için mektubu inceliyormuş gibi yaptım. Arkasında benim adım yazıyordu. Önden iyice yalanıp yapıştırıldığı için mektubu açamadım. Yandan dikkatlice yırtıp içinden kağıdı çıkarttım. Ellerimin titremesi daha da artmıştı ve artık dayısı da bunu fark ediyordu. Kağıdı açtım ve içinde şöyle yazıyordu:



‘’Olurda bir gün aklına gelirsem beni de yaz.’’

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder